Blue Theme Green Theme Red Theme
RSS Feeds:
Posts
Yorumlar

Tasavvufi yolların hepsinde günümüzdeki mürşidden Rasulullaha kadar ulaşan bir manevi zincir söz konusudur.Bu zincirin tarihen sağlıklı oluşu tasavvufi feyz ve bereketin intikalinde çok önemlidir.Bir tasavvuf yolunun sağlamlığının en büyük delili sahih bir silsileye sahip oluşudur.Tasavvufta “Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır.” anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. İtikadi bakımdan kitap ve sünnete bağlı, ehl-i sünnet ve’l-cemaat anlayışını benimseyen, ibâdet ve muâmelâtta İslâm’ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır.Silsilenin tasavvufi önemine uygun olarak bütün tarikatlar icazetname ve silsilename ile kendi yollarındaki ruhani akışı kayıtlara bağlayarak belgelemişlerdir.

Tasavvuf kelimeleri : EDEB

Her konuda haddini bilip, sınırı aşmamak, insanlara iyi muâmelede bulunmak, sünnet üzere yâni Rasûlullah efendimizin buyurduğu ve davrandığı gibi hareket etmek, hatâya düşmekten sakınılacak şey, terbiye, güzel ahlâka da edeb denir.

Abdullah bin Mübârek, âlimler, edeb hakkında çok şeyler söylediler. Bize göre edeb, insanın kendini tanımasıdır demiştir.

Ebü’l-Berekât Emevî Hakkârî; “Edep, kulun, Allah’a karşı vazîfelerini, vakitlerini nasıl değerlendireceğini, kendini O’ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir.” demiştir.

İmâm-ı Rabbânî ise; “Edebe riâyet etmeyen hiç kimse, Allah’a kavuşamaz, yâni velî olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzîhî bir mekrûhtan sakınmak; zikir, fikirden (tefekkürden) üstündür.” buyurmuştur.

Şems-i Tebrîzî ise; “Âdemoğlunun edebden nasîbi yok ise, insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Gözünü aç ve bütün Allah’ın kelâmının mânâsı, âyet âyet edepten ibaret olduğunu gör.” demiştir.

Hz. Ali (a.s)’ın, halifeliği zamanında, Kufe’de zırhı kayboldu. Bir müddet sonra bir Hrıstiyan’ın yanında ortaya çıktı. Ali onu hakimin huzuruna götürdü.

‘Bu zırh benim malımdır; onu ne sattım, ne de birine bağışladım; şimdi onu, bu adamın yanında buldum.’ diye iddia etti.

Hakim:
‘Halife iddiasını söyledi, sen ne dersin?’ diye Hıristiyan’a sordu. O, bu zırhın, kendi malı olduğunu, aynı zamanda halifenin sözünü yalanlamadığını, söyledi.

Hakim Ali’ye dönerek
‘Sen iddia ettin, bu şahıs ise inkar ediyor. Bu durumda iddian için şahit getirmen lazım’ dedi.

Yazının devamını oku »

Birgün Server-i Enbiyâ (s.a.v.) mescidde oturmuş idi. Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Sultân-ı Enbiyâ, hazret-i Cebrâîl ile söyleşirdi. Eshâb-ı kirâm mescide gelip, Seyyid-i kâinâtı meşgûl görüp, bildiler ki, hazret-i Cebrâîl ile söyleşir. Sükût edip, oturdular. O sırada hazret-i Alî (r.a.) içeri girip, selâm verip yerine oturdu. Hazret-i Osmân (r.a.) gelip, selâm verip, yerine oturdu. Sonra hazret-i Ebû Bekr (r.a.) gelip selâm verdiğinde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm ayağa kalktı. Sultân-ı Enbiyâ hazretleri de ayak üzerine kalktı. Eshâb-ı kirâm, Server-i kâinâtı ayak üzere kalkdığını görüp, hepsi ayağa kalkıp, hayret ettiler. Zîrâ Fahr-i âlem, Eshâb-ı güzînden kimseye ayak üzerine kalkmamışdır.

Sonra bu husûsu, hazret-i Resûl-i ekremden sordular.

Yazının devamını oku »

Hazreti Fatih İstanbul’u fethettikten sonra, Avrupada fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sırbistan hududuna gelmiş ve Sırbistan’ın fethi artık an meselesi idi. Sırp Kralı Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler olduğu için arada zor durumda kalmıştı. Her iki büyük devletten birine sığınmak, ondan yardım istemek düşüncesiyle, her iki tarafa da elçiler gönderdi.

“Sırbistan elinize geçer ve burayı fethederseniz nasıl muamele edeceksiniz?” diye fikirlerini öğrenmek istedi.

Yazının devamını oku »

Hz.Ali (keremallahu vecheh), Resulullah (s.a.v.)’den Hak Teala hazretlerine yakın bir tarik taleb eylediğinde, Resulullah (s.a.v.) “Allah’a en yakın yol tarik-i zikirdir” buyurdu.

Ve yine buyurdular ki;

Âdemoğlu üzerine zikirsiz bir an geçse o insan cennete girse bile o an’ı için teessür eder ki, niçin Allah-u Teala’yı zikretmedim !

Zikir, her işte Allah’ı hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, unutmamak ve anmak,kendini gafletten kurtarmak, kulun Allah’ı dille ve kalple anması anlamında Kur’an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır.Gaflet de Allah’ı unutmak demektir. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricâli, zikri yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle Kur’an’da 250′den fazla yerde geçmektedir. Kur’an’ın bizzat kendisi ve emirleri birer zikirdir. Bu yüzden Kur’an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah’ı şiddetle sevmek, O’ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede semâsına yükselmektir. Ya da Mezkûr yani Allah’dan başkasını unutmaktır.

Çünkü Allah “Unuttuğun zaman rabbını zikret! (hatırla)” (el-Kehf, 18/24) buyuruyor. Allah, Kur’ân-ı kerîmde Ra’d sûresi 30. âyetinde yine şöyle buyuruyor: “İyi biliniz ki, kalpler, Allah’ın zikri ile itminâna, râhata kavuşur.” Bakara sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde ise şöyle buyrulmuştur: “(Kullarım!) Siz beni (tâat ile, beğendiğim işleri yapmak sûretiyle) zikrederseniz, ben de sizi (rahmet, mağfiret, ihsân ve tövbe kapılarını açmak sûretiyle) anarım.“Kur’an’da iki tür zikir emri vardır: Mutlak ve mukayyed zikir. Kur’an’da herhangi bir kayıt belirtmeden mutlak mânâdave çok çok zikretmeyi emreden âyetler vardır. (bk. Âlü İmrân, 3/41; el-Ahzâb, 3/41; el- Cum’a, 62/10) Bunların emrettiği zikir, gafletin zıddı anlamındaki kalbî zikirdir. Allah’ın adının anılmasını emreden (el-Müzzemmil, 73/8);ed-Dehr, 76/25) âyetler ise kalbî mânâda zikre muvaffak olamayanlara dil ile zikretme kolaylığı sağlamakta ve bir bakıma kalbî zikre alıştırma yaptırmaktadır. Zikirden maksad Allah’ı hiç unutmamak olduğuna göre zikrin efdal olanı kalbî ve hafî olanıdır. Ancak cehrî olarak yapılan zikirlerin herbirinin sâlikin durumuna göre ayrı özellikleri vardır. Tevhid zikrinin kalbi masivâdan temizlemede, lâfza-i celâl zikrinin kalbî zikre ermede ayrı bir yeri vardır. Bunlardan hangisinin kime ne kadar yararlı olacağını mürşid tayin eder.

Yazının devamını oku »

Tasavvuf yolunda kendisinden önceki yetkili kişinin manevi izni ile insanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni olgunlaştıran tasavvuf terbiyesine ehil kişiye mürşîd denilir. Mürşidin olgunluğuna işaret eden bir terim ise “mürşîd-i kâmil”dir.

İmâm-ı Rabbânî, tasavvuf yolunda nihâyete varanların (yolun sonuna kavuşanların) iki türlü olduğunu beyân etmiştir. Birincisi Rasûlullah efendimizin izinde giderek kemâle erdikten sonra, insanları irşâd için (doğru yola çekmek için) halkın derecesine indirilmiş olan mürşidlerdir. İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmayan velilerdir.

Mazhâr-ı Cân-ı Cânân bütün kazançlarına, mürşidlerini çok sevmekle kavuştuğunu belirtmiş, irfan anahtarının, Allah’ın sevdiklerini sevmek olduğunu ifâde etmiştir. İmâm-ı Rabbânî de; “Mürid, mürşidini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyz alması da o kadar çok olur. Mürşid vesîledir, vâsıtadır. Maksad, Allahdır.” demiştir.

Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, bu konuda şöyle bir tavsiyede bulunmaktadır: “Bir kimse kendisini irşâd edecek, doğru yolu gösterecek bir mürşide ulaşamamışsa, büyük zâtların sohbet kitaplarını okusun ve onlara uysun.”

Seyyid Abdullah-ı Dehlevî ise, kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştiren, olgunlaştıran) bir rehbere tâbi kimsenin, Allah’ın rızâsına kolayca erebileceğini ifâde etmiştir.

Gafletten uzak olarak yâni her an Hakk’ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allah’dan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu Hakk’ın zikri ile süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibine mutasavvıf denilir.

Abdülhak-ı Dehlevî : “Mutasavvıfların hepsi Ehl-i sünnettir. Bid’at sâhiplerinden (dinin aslında olmadığı halde sonradan meydana çıkarılan işlere ve uydurulan sözlere inananlardan) hiçbiri Allah’ın mârifetine (O’nu tanımaya) yaklaşamamıştır. Velâyet (evliyâlık) nûrları bunların kalplerine girmemiştir.”demiştir.Abdülkâdir-i Geylânî şöyle buyurmuştur: “Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için her yönden ve her şeyden ayrılıp Allah’dan başkasına tapınmayı, ibâdet etmeyi ve uymayı terk ederek, gayriye yönelmekten ve meşgûl olmaktan kalplerini kurtararak, ihlâsla Hakk’a ibâdet eder ve şeytana uymaz.”

Uzun boylu buğday benizli, gökçek yüzlüydü. Kaşları siyah ve hilal biçimindeydi. Gözlerinin beyazı oldukça beyaz, siyahı daha siyahtı. Bakışları canlı ve keskindi. Çekme burunlu, dudakları ince kırmızı renkliydi. Ağzı orta büyüklükteydi. Dişleri inci gibi düzgün ve parlaktı. Sakalı gür ve büyükçeydi. İkinci hicrî bininci yılın yenileyicisi yani “Müceddid-i elf-i sanî.” Nakşî, Kadirî, Suhreverdî, Çiştî ve Kubrevî tarikatlarından icazetli Rabbani imam ve Rahmani mürşid.

Altın silsilenin 24. halkası “İmam-ı Rabbanî” lakabıyla anılan mürşidimizin asıl adı Ahmed b. Abdülahad el-Farukî. “Farukî” nisbesi, ikinci halife Hz Ömeru’l Faruk’un soyundan olmasından “İmam-ı Rabbani” Allah adamı imam,demek Müceddid-i elf-i sanî” şöhreti, Hz Peygamber’in “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyen (müceddid) gönderecektir.” (Ebu Davud, Mışkat, l, 82) hadis-i şerifi gereği, ikinci bin yılın başında gelen “müceddid” sayılmasından.

Yazının devamını oku »

Misalîler mec­li­si, o meclisin reisi tekrar sordu. Hem dedi:

Musibet olur her dem hıyânet neticesi, mükâfatın sebebi. Ey şu asrın adamı! Ka­der bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı.

Hangi ef’âlinizle kazaya, hem kadere şöyle fetvâ verdiniz ki, kazâ-i İlâhî mu­si­betle hükmetti, sizleri hırpaladı?

Hata-yı ekseriyet olur sebep daima musibet-i âmmeye. Dedim:

Beşerin dalâlet-i fikrîsi, Nemrudâne inadı,

Firavunâne gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvâta. Hem de dokundu has­sas sırr-ı hilkate.

Semâvâttan indirdi

Tufan, tâun misali, şu harbin zelzelesi, gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. De­mek ki şu musibet bütün beşer musibetiydi.

Nev’en umuma şamil, bir müşterek sebebi, maddiyyunluktan gelen dalâlet-i fik­ri idi. Hürriyet-i hayvânî, hevânın istibdadı.

Hissemizin sebebi, erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi. Zira Hâlık-ı Teâlâ yir­mi dört saatten bir saati istedi.

Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tembellikle terk ettik, gafletle ihmal oldu.

Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmi dört saatte daima tâlim ve meşakkat­le tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı.

Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Kef­fâ­reten beş sene cebren oruç tutturdu.

Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.

O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı. Haramdan da kurtardı. Amel, cins-i ce­za­dır. Ceza, cins-i ameldir. Salih amel ikiydi:

Yazının devamını oku »

Dünyanın üzerine bir güneş gibi doğan İslâmiyet, ilim öğrenmeyi teşvik ederek Müslümanların her bakımdan örnek alınabilecek bir medeniyet kurmalarını sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Peygamber Efendimiz’in (sas) teşvikleriyle, M.S. 800–1500 yılları arasında İslâm dünyasında, her konuda olduğu gibi, ilmî çalışmalarda da önemli ilerlemeler olmuş; birçok Batılı araştırmacı, İslâm dünyasının önemli ilim merkezlerine gelerek Müslüman âlimlerden ilim öğrenmiştir. Müslüman ilim adamlarının eserlerinden yaptıkları çevirilerle, kendi ülkelerinde mucit olarak meşhur olmuş çok sayıda Batılı araştırmacı vardır. Batı’nın meseleye taraflı yaklaşması, ülkemizde de bazı kesimlerin bu gerçeği kasıtlı olarak örtmeye çalışması neticesi maalesef Müslüman ilim adamları tarafından yapılan keşif ve ortaya konan icatlar Batılılara mal edilmiştir. Bütün bunlardan sonra da, “İslâm terakkiye mânidir.” gibi yaftalarla Müslümanlar tesir altına alınmak istenmiştir. Aşağıdaki misâllerden de anlaşılacağı gibi birçok icat ve keşfin temelinde Müslüman ilim adamları vardır.

Uçak
İnsanoğlunun kuşlar gibi uçma hayalinin, ilk olarak 1903 yılında Wright Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği bilinir. Hâlbuki ilk uçuş denemeleri 880 yılında, Endülüslü Müslüman âlim İbn-i Firnas tarafından geçekleştirilmiştir. Plânörlere benzeyen bir âletin üzerine kuş tüyleri ve kumaş geçiren İbn-i Firnas, bununla bir müddet havada kalmayı başarmıştır. İbn-i Firnas’ın bu faaliyeti, Batılı tarihçilerden Prof. Dr. Philip Hitti ve Dr. Sigrid Hunke tarafından ilk uçuş denemesi, kullandığı âlet de ilk uçak modeli olarak kabul edilir.1,2

Buharlı otomatik sistemler
Çeşitli kaynaklarda, buharlı otomatik sistemlerin ilk örneklerinin 1780 yılında İskoçyalı mühendis James Watt (1736–1819) tarafından icat edildiği belirtilir. Hâlbuki James Watt’tan 600 yıl öne yaşamış olan El-Cezeri’nin bir eserinde, buharlı otomatik sisteme benzer bir regülâtörden bahsedilmekte ve bu regülâtörün detaylı resmi yer almaktadır. El-Cezeri bu sistemde, buhar veya petrolle çalışan motorlu taşıtların vazgeçilmez elemanı olan supap tekniğini de ilk olarak kullanmıştır.3,6

İlk denizaltı
Su altında ilerleyebilen bir vasıta yapma fikri, ilk olarak Leonardo da Vinci (1412–1519) tarafından ortaya atılmıştır. 1620’de Hollandalı fizikçi Drebbel’in ve 1653’te Fransız fizikçi François de Son’un bu konuda yaptıkları çalışmalardan bir netice alınamamıştır. Günümüzde ilk denizaltının 1776 yılında Amerikalı bilim adamı David Bushnell tarafından yapıldığı bilinmektedir. Hâlbuki İbrahim Efendi, 1719 yılında şehzadelerin sünnet düğününde eğlence maksatlı kullanılmak üzere, insan taşıyabilen ve bir saatten fazla su altında kalabilen, çelikten bir denizaltı yapmıştır.4

Dünyanın yuvarlaklığı ve kendi etrafında dönmesi
Kâinat kitabını, Kur’ân-ı Kerim’in ışığında okuyan El-Biruni (973–1048), Dünya’nın yuvarlak oluşuna ve kendi etrafında döndüğüne dâir ilmî hesaplamalarını Kopernik’ten 500 yıl önce bilim dünyasına sunmuştur. Ne yazık ki, gençliğimize Kopernik anlatılmasına rağmen, El-Biruni’den hiç bahsedilmemektedir.3,4,7

Yazının devamını oku »

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
“Namaz kılacak kadar sure ezberlemek farzdır. Bundan sonra, fıkıh bilgilerinden farz-ı ayn olanları öğrenmek, Kur’an-ı kerimin fazlasını ezberlemekten daha iyidir. Çünkü, Kur’an-ı kerimi ezberlemek [hafız olmak] farz-ı kifayedir. İbadetler ve muamelat için gereken fıkıh bilgilerini öğrenmek ise farz-ı ayndır. Helalden, haramdan ikiyüzbin meseleyi ezberlemek gerekir. Bunların bir kısmı farz-ı ayndır. Bir kısmı da farz-ı kifayedir. Herkese, işine göre, lüzumlu olan farz-ı ayn olur. Fakat hepsini öğrenmek, hafızlıktan daha iyidir.”

Mezhep imamlarımız, “Âlimlerden sorup öğrenin” mealindeki âyet-i kerime mucibince, Kur’an-ı kerimin manasını, Tâbiinden ve Eshab-ı kiramdan öğrenerek, kitaplarına yazmışlardır. Diğer âlimlerimiz de, bunların kitaplarından, tefsirden, hadisten anladıklarını, bizim gibilere açık, kolay öğretmek için, binlerce Fıkıh ve İlmihal kitabı hazırlamışlardır. (Birgivi)

Ehl-i sünnet itikadını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkhı, âlimler, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. (Hadika s. 324)

İmam-ı Şarani hazretleri de buyuruyor ki:
“Hadis-i şerifler, Kur’an-ı kerimi açıklar. Mezhep imamları, hadis-i şerifleri açıkladı. Diğer âlimler de, mezhep imamlarının sözlerini açıkladı. Namazların kaç rekat olduğunu rüku ve secdede okunacak tesbihleri, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağını, zekat nisabını, orucun ve haccın farzlarını, hukuk bilgilerini, Peygamber efendimizin açıklaması olmadan Kur’an-ı kerimden anlamak mümkün değildir.”

İmran bin Husayn hazretleri, “Bize yalnız Kur’andan söyle!” diyene, “Ey ahmak, Kur’an-ı kerimden her şeyi anlamak mümkün mü? Mesela namazların kaç rekat olduğunu bulabilir miyiz?” buyurdu. Hazret-i Ömer’e de, “Farzlar seferde kaç rekat kılınır? Kur’anda bulamadık” dediler. Cevaben, “Allahü teâlâ bize Muhammed aleyhisselamı gönderdi. Biz, Kur’an-ı kerimde bulamadıklarımızı, Resulullahtan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde dört rekatlık farzları, iki rekat olarak kılardı. Biz de öyle yaparız” buyurdu.” [Mizan]

Kur’an-ı kerimde, Resulullaha ve âlimlere uymamız emrediliyor. (Al-i İmran 31, Haşr 7, Nahl 43)

Peygamber efendimiz de, “Âlimlere tâbi olun” buyuruyor. (Deylemi)

O halde, Allahü teâlânın emrine uyarak, âlimlere tâbi olmamız, uymamız şarttır. Fıkhı bilmeden dine uymak mümkün olmaz. Çünkü dinin temeli fıkıhtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.” [İbni Abdilberr]
“Her şeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir.” [Beyheki]

“Âlimlerin en hayırlısı fıkıh âlimleridir.” [Maverdi]
“Allah, iyilik vermek istediği kimseyi fıkıh âlimi yapar.” [Buhari]

“İbadet için fıkıh kâfidir.” [Beyheki]
“Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer.” [Deylemi]

Meallerde ki hatalar

Prof. Dr. M.Sait Yazıcıoğlu, Diyanet İşleri Başkanı iken, 8 Ocak 1989 gün ve 01/924/008 sayılı açıklamasında “sadece başkanlığımızca yayınlanmış olan Kur’an-ı kerim mealinde değil diğer meallerde de bazı hatalar bulunmaktadır” demişti.

Hiç hata olmasa bile meale “Allah kelamı” denmez. Kur’an-ı kerimin başka dillere yapılan çevirmelerine Kur’an denmez. Bunlara, Kur’an-ı kerimin meali denir. Bunlar, Kur’an diye okunamaz. Bunları, Kur’an diye okumak sevap olmaz, günah olur. İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki:
“Kur’an-ı kerim tercümesini, Kur’an-ı kerim yerine okumak haramdır.” [Fetava-i fıkhiyye s. 37]

Diyanetin hazırladığı (Kur’an-ı kerim ve Türkçe Anlamı) isimli tercümenin önsüzünde deniyor ki:
Kur’an-ı kerim, Türkçeye değil, hiçbir dile hakkıyla çevrilemez. Kur’an-ı kerimde muhtelif manalara gelen lafızlar vardır. Böyle bir lafzı tercüme etmek, çeşitli manalarını bire indirmek olur ki, verilen tek mananın murad-ı ilahi olduğu bilinemez.

Dinde reformcuların, (Allah’ın muradı şudur) demeleri cehaletlerini gösterir. Eğer murad-ı ilahi tek olarak anlaşılsaydı, birbirinden farklı mezhepler meydana gelmezdi. Farz Allah’ın emridir. Her çağa göre yazılacak tefsirde abdestin farzları kaç olarak bildirilecektir? Bir hak mezhebe göre açıklansa yenilik olmaz. Farklı açıklansa dini değiştirmek olur. Böyle, içinde şahsi düşünce bulunan tefsirler okunmaz.

Kur’an-ı kerim hiçbir dile, hatta Arapça’ya bile tercüme edilemez. Herhangi bir şiirin bile, tam tercümesine imkan yoktur. Ancak izah edilebilir. Kur’an-ı kerimin manası tercümeden anlaşılmaz. Bir âyetin manasını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu âyette ne demek istediğini anlamak demektir. Bu âyetin herhangi bir tercümesini okuyan, murad-ı ilahiyi öğrenemez. Tercüme edenin, bilgi derecesine göre anlamış olduğunu öğrenir.

Hangi tercüme olursa olsun, hiçbir Kur’an tercümesinden din öğrenilemez. Dinini öğrenmesi için bir kimsenin eline, en uygun tercümeyi vermek, okyanus ortasında bulunan insana bir tahta parçası vermekten daha kötüdür. Çünkü bu tahta parçası ile insan sahile çıkamayacağı için ölür, imanlı ise Cennete gider. Fakat tercüme ile din öğrenmeye kalkışan, imanını kaybedip Cehenneme düşebilir.

Benim notum : Cennet arzusu ve cehennem korkusuyla haraket edilmesi bir bakıma doğru olsada asıl maksadımız rıza-ı ilahiyeyi kazanmak olmalıdır !

Tefsir ne demektir ?

Tefsir, kelam-ı ilahiden murad-ı ilahiyi anlamak demektir.

Tefsir için gereken 15 ana ilimden birisi (Kalb ilmi)dir. Allahü teâlânın rasih ilimli âlimlere vasıtasız olarak ihsan ettiği bu kalb ilmine Mevhibe de denir. Bir kimse diğer 14 ilmi bilse, mevhibeye sahip olmazsa tefsiri muteber olmaz. Yaptığı tefsir kendi görüşü olduğundan Cehennemde azaba düçar olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki ;
“Kur’andan kendi aklı ile, kendi düşüncesi ve bilgisi ile mana çıkaran kâfirdir!” [Mek. Rabbani]

Yani kendiliğinden verdiği mana doğru olsa bile meşru yoldan çıkarmadığı için hata olur. Verdiği mana yanlış ise imanı gider.

Kur’an-ı kerim, hiçbir dile, hatta Arapçaya bile tercüme edilemez. Her hangi bir şiirin kendi diline bile tam olarak tercümesine imkan yoktur. Hadis-i şeriflerde de durum aynıdır. Hadis kitaplarından hadis nakletmek için hadis âlimlerinden icazet almak gerekir. (Berika c.1)

Hadis-i şerifleri ve âyet-i kerimeleri, hadis kitaplarından ve Kur’an-ı kerimden değil, hakiki İslam âlimlerinin kitaplarından nakletmelidir. Mesela, (İhya’daki hadis-i şerifte) veya (Mektubat’taki âyet-i kerimede buyuruluyor ki…) diyerek nakletmek gerekir.

Peygamber efendimiz bir gün, bir âyetin manasını Hazret-i Ebu Bekir’e anlatırken, orada bulunan Hazret-i Ömer, yapılan izahtan hiçbir şey anlamamıştır. Halbuki hadis-i şerifte (Eğer benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu) buyuruldu. Böyle yüksek olduğu ve arabiyi çok iyi bildiği halde, Hazret-i Ömer Kur’an-ı kerimi değil, tefsirini bile anlayamadı. Kur’an-ı kerimin manasını yalnız Muhammed aleyhisselam anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmiştir. Hadis-i şerifler Kur’an-ı kerimi, mezhep imamları hadis-i şerifleri, İslam âlimleri de mezhep imamlarının sözlerini açıklamışlardır. Kur’an-ı kerimde, namazların kaç rekat olduğu, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağı, zekat nisabı, orucun ve haccın farzları ile hukuk bilgileri açıkça bildirilmemiştir.

Fıkıh bilgilerini, İslam âlimleri, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bu bilgiler ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak nafile ibadet olur. Farz-ı ayn olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak caiz değildir. Zaten müctehid olmayanların, tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkansızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen yetmişiki fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana çıkardıkları için sapıtmışlardır. Âlimler sapıtınca, âlim olmayanların tefsir, okuması felaket olur. (Hadika)

Türkiye’de Kur’an tercümesi modası, Misak adında bir Ermeni tarafından başlatılmıştır. Gençlerin önüne Kur’an tercümelerini sürerek, “Öz Türkçe Kur’an okuyunuz, yabancı dil olan Arapça Kur’anı okumayınız!” demesi bu millete ihanetten başka bir şey değildir.

Kur’an-ı kerim Tercümeleri Sempozyumu’nda 1500’den fazla Kur’an-ı kerim tercümesi incelenmiş birbirini tutmayan hükümler görülmüştür. Bunun hakiki sebebi, naklin esas alınmayışıdır. Kur’an-ı kerimin hakiki manasını öğrenmek isteyen bir kimse, din âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır.

Cinayette ödeşmek. Bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılması. Öldürme veya yaralamada, suçluya aynı şeyin yapılması. Kasten adam öldürene veya yaralayana İslâm hukukunun uyguladığı ceza.

Bir İslâm hukuku terimi olarak kısas; ferdin hakkı olarak yerine getirilmesi gereken, âyet ve hadislerde miktarı belirlenen ve suçlunun bedenine yönelik bulunan cezayı ifade eder. Kesmek anlamına gelen “Kass” kökünden alınmıştır.

Yazının devamını oku »

Söylenecek tek kelime bulamıyorum bu insanlıktan uzak hayvan sıfatını dahi veremeyeceğim şerefsizlere…

‘Mahalle baskısı’ tartışmalarının yaşandığı bu günlerde İstanbul’da ilginç bir olay yaşandı. Şişli’de üçü erkek, ikisi kız, beş kişilik bir grup, 18-19 yaşlarında başörtülü bir kıza saldırdı.

Genç kızdan başörtüsünü çıkarmasını isteyen saldırganlara Fenerbahçe Disiplin Kurulu Başkanı Avukat Tuncer Erdoğan müdahale etti. Polisin ve çevredeki özel güvenlik görevlilerinin seyrettiği olayda Erdoğan, başörtülü kızı saldırganların elinden bir araca bindirerek kurtardı. Şişli Adliyesi’nin yakınında meydana gelen olay, Emre Aköz’ün saldırıyı dün köşesine taşıması ile ortaya çıktı. Olayı bir de Zaman’a anlatan ve yaşadığı manzaradan çok etkilendiğini söyleyen Erdoğan, “İnsanlar birbirini neden anlamıyor ? Bu ülke hepimizin. Herkes istediği gibi özgürce yaşasın!” dedi. Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tacize uğrayan kişi mini etekli olsaydı da aynı müdahaleyi yapardım. 65 yaşımdayım, 60 ihtilalini de gördüm, 12 Eylül’ü de, 28 Şubat’ı da. Artık yeter. Her gün bu korkuyla mı yaşayacağız? Yok Cumhuriyet elden gitti, yok mahalle baskısı… Yeter artık. Bana kimsenin baskı yaptığı yok bu mahallede.”

kaynak : http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=593251

Mardin’de yaşayan Ermeni asıllı 106 yaşındaki Emin Atmaca, 80 yıldır aralıksız Kur’an-ı Kerim okuyor.

18 yaşında kendi isteğiyle Müslüman olan Emin Atmaca, zamanının çoğunu Kur’an Kerim okuyup, ibadet ederek geçiriyor.

Ayakta duramadığı için namazlarını oturduğu sandalyede kılmak zorunda kalan Emin dede, Ramazan ayı öncesi 3 ayları oruçlu geçiriyor. Atmaca, Ramazan ayının 12′ci gününde ise ilerlemiş yaşına rağmen Kuran-Kerim’i 2 defa hatmetmiş. Ramazan ayı süresince orucunu Kuran-ı Kerim okuyarak açıyor.

Bir gözünü küçük yaşta iken kaybeden Emin Atmaca, hayırsever vatandaşların yardımı ile hayatını sürdürüyor.

6 yıl önce hayat arkadaşını kaybettikten sonra evinden hiç çıkmayan ve zamanını Kuran-ı Kerim okuyarak geçiren Emin dede, Kur’an okurken gözyaşlarına boğuluyor.

Kur’an-ı Kerim’in insanlık için bir kurtuluş olduğunu belirten Atmaca, “Eğer insanlar Kur’an ayetlerini anlayıp, tatbik etselerdi bugünkü duruma düşülmezdi.” diyor

18 yaşında Müslümanlığı seçtiğinde kendi gayretleriyle 3 ay içinde kuranı öğrenerek hatmettiğini aktaran Emin dede, “Yaşım 106′yı geçti. 80 yıldır elimden Kur’an’ı düşürmedim. Demircilik dükkânında çalışırken ustamdan izin alarak, Kur’an okur öyle işimi yapardım. Eşimi kaybettiğim günden beri 6 yıldır hiçbir yere çıkamıyorum. Çocuklarım yok. Evde tek başıma kalıyorum. Sabah ezanı ile birlikte diğer namaz vakitlerine kadar Kur’an okuyorum. Buda beni mutlu ediyor ve bütün sıkıntılarımı unutturuyor.” şeklinde konuşuyor.

Kader Nedir ?

Kaderin anlaşılması bir yönüyle çok kolaydır, bir yönüyle de çok zordur ve kader adeta imanın sihirli şifresidir. Kaderin imanla anlaşılması, akılla anlaşılmasından daha kolay olsa gerektir. Ya da sonuç aynı kapıya çıksa da, kaderi inanarak anlamak, onu anlayarak inanmaktan daha kolaydır. Ama yine de aşağıda vereceğimiz bilgilerle kaderin akılla ilgili yönünü bir nebze anlayabileceğimizi sanıyorum:

Yazının devamını oku »

Bende bazı arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine 1 ay kadar önce almıştım “The Secret” kitabını. Kimi yerleri benim düşüncelerimi desteklesede kitaptaki anlatım ve materyalist görüşle beraber buna rağmen gariptir ki bu denli aşırı hayalperestlik beni kitaptan iyice soğuttu ve yarısına varmadan bir köşeye attım. Bakın son zamanlarda kişisel gelişim alanında ünlü Dr. Muhammed BOZDAĞ’in bu konu hakkındaki görüşleri neler ?

Yazının devamını oku »

Farz: Dinimizin, yapılmasını açık ve kesin olarak emrettiği şeylerdir. Farzları terk etmek haramdır. İnanmayan ve yapılmasına önem vermeyen kâfir olur.

Farz-ı ayn:
Mükellef olan her müslümanın bizzat kendisinin yapması gereken farzdır. Her müslümanın yapması ve sakınması emredilen dinin hükümlerini öğrenmesi farz-ı ayn’dır.

Her müminin, en önce, ehl-i sünnet itikadını, kısaca öğrenmesi farzdır. Bundan sonra, yapacağı emirleri ve sakınacağı yasakları öğrenir. Mesela yeni müslüman olan kimsenin, abdestin ve namazın farzlarını öğrenmesi, hemen farz olur. Sünnetlerini öğrenmesi de sünnet olur. Ramazan gelince, orucun farzlarını öğrenmesi farz olur. Zengin olunca, zekatı öğrenmesi farz olur. Haccı öğrenmesi, hacca gideceği zaman farz olur. Her şeyi zamanı gelince öğrenmesi farz-ı ayn olur.

Yazının devamını oku »

Motorlu vasıta icat edileliden beri, hayvan kullanımı iyiden iyiye azaldı. Artık kimse ille de at ve deve gibi hayvanlar kullanılmalı demiyor. Zaten böyle bir ısrar, düşünce eksikliği demektir.

Ama, motorlu vasıtalar geldi hayvan kullanımı kalktı diyerek, her şeyi de getirip bunun yanına koyamayız. mesela, geçen hafta bir nebzecik bahsettiğimiz “Misvak”ı…

Yani, “Artık diş fırçaları var; misvaka ne lüzum!” diyemeyiz. Çünkü misvak, sadece diş temizliğinde kullanılan ilkel bir nesne değil, sayısız faydaları bulunan harika bir maddedir.

Misvak, sadece dişleri temizleyen bir madde olsaydı, elbette onun yerine diş fırçalarını kullanmak uygun olurdu. Ve “Bugün artık diş fırçaları var; bir odun parçası olan misvakı kullanmaya ne lüzum var” diyenler haklı olurlardı…

Ama gerçek hiç öyle değil… Peki, öyle değilse nasıl ve misvakın özelliği ne?..

Bunu, MEB emekli Başmüfettişi Sayın Ahmet Yurdakul’un “Bir Hatıra” başlıklı mektubuyla anlatmak istiyorum. Bu mektup 1 Temmuz’da …..gazetemizde? yayınlandı.

Yazının devamını oku »

İnsirah forumlarını incelerken rastladım bu yazıya. Bende yollarda çokça görürüm hem başörtüsü takıp hemde dar pantolon giyen. Hatta bir defasında başörtüsü giyip dizüstünde etek giyen birini görünce iyice şok olmuştum. Bunu yazan değerli kardeşimizden Allah râzı olsun. Ben bir erkeğim fakat ilim öğrenmek için okudum ve herkezin özelliklede mümin hanım kardeşlerimin okumasını ısrarla tavsiye ederim. Yazının içinde son günlerde Kuran’da başörtüsü ayetini karalama ve kafa karıştırma çalışmalarına karşın sahih hadislerde bulunmaktadır…


Esselâmu Aleyküm,

Muhterem Başörtülü Hanımefendi Kardeşlerim,

Bendeniz İlahiyat Fakültesi mezunu, evli ve üç çocuk babası bir kardeşinizim. Hergün binlerce insanın geçtiği işlek bir yol üzerinde bir dükkanım var. Bu yüzden birçok farklı insan görüyor ve yine birçok insanla görüşüyorum.

Sizlere bu mektubu yazmamın sebebi hergün gördüğüm insanların içinde yer alan yüzlerce başörtülü kardeşimin bazılarında tesbit ettiğim giyinme yanlışları hakkında sizleri uyarmak istememdir.

Yazının devamını oku »

Bir grup müfessirin, Hz. Âdem’in yeryüzünde, farklı bir buudda, diğer bir grup ise öteki âlemdeki cennette yaratıldığı şeklinde mütalaada bulunmuşlardır. Hz. Âdem yeryüzünde yaratıldı diyenler, kendi görüşlerine delil olarak, “Sizi yerden yarattık. Yine oraya iade edeceğiz ve oradan tekrar çıkaracağız.” (Tâhâ Sûresi, 20/55) ayetini gösterirler.

Diğerleri ise, “Birbirinize düşman olarak aşağıya inin” (Bakara Sûresi, 2/36) ayet-i kerimesinden hareketle, masum insanların yaşadığı bir yer olması itibariyle, cennetin dünyamızdan başka bir yerde olması nokta-i nazarından meseleyi ele almış ve Tâhâ Sûresi’ndeki ayeti şöyle yorumlamışlardır: İnsanın mahiyeti arzdan (yeryüzünden) alınmıştır. Ama Hz. Âdem cennette yaratılmıştır. İnsan ölüp toprağa dönecek ve daha sonra tekrar diriltilecektir.

Buhari, Müslim ve Ahmed Hanbel’in Müsned’inde yer alan bazı ahadi hadislerde Hz. Âdem’in cennette yaratıldığına dair bir hayli rivayet bulunuyor. Ancak bana, Hz. Âdem’in dünyanın dışında başka bir cennette yaratılmış olması görüşü daha kuvvetli gelmektedir. Menşeimizin orası olması, vicdanımızda oranın arzusunu duymamız ve ebedi bir yurt arzumuz da bunu teyid etmektedir. Ayrıca bu meseleyi teyid eden şöyle bir hadis de vardır: Hz. Musa ile Hz. Âdem, bizatihi vücutlarıyla karşılaştığı ve selamlaştıklarında, ulu’l-azm bir peygamber olan Hz. Musa kemal-i hikmet ve kelam-ı hikmetle Hz. Âdem’e, “Allah seni mahlukat arasından seçti ve müstesna bir varlık olarak yarattı. Sen ise, insanları cennetten çıkardın.” der. Bunun üzerine Hz. Âdem ona şöyle cevap verir: “Ya Musa! Sen kelimullahsın. Allah seninle konuşuyor. Allah, beni yaratmadan kırk bin sene evvel cennetten çıkacağımı yazmış ve tespit etmişti. Allah’ın yazdığı bu yazıya ben nasıl karşı gelebilirdim!” Bu hadise ve konuşma Hz. Âdem’in, dünyanın dışında farklı bir cennette yaratıldığını göstermektedir.

Kaynak : http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=560475

Belirli şartları taşıyan Müslümanlara günde beş vakit namazın farziyeti Kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Beş vakit namazın eda edileceği vakitlere ve ne şekilde eda edileceğine Kur’an-ı Kerim’in bir kısım ayetlerinde mücmel olarak işaret olunmuş, bu işaretler Resulullah (s.a.)’in kavli ve fiili sünnetiyle açıklık kazanmıştır. Bilindiği üzere Kur ‘ an-ı Kerim ‘ deki mücmel emir ve hükümleri açıklama yetkisi, Onu insanlara tebliğle görevli olan Peygamber (s.a.) Efendimize aittir. O namazı bizzat kılarak ve Müslümanlara imam olup kıldırarak nasıl kılınacağını öğrettiği gibi bunların vakitlerini de göstermiştir. Gerek kılınış şekli, gerek vakitleri ile ilgili bu uygulama ameli tevatür olarak, günümüze kadar devam etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’ de beş vakit namaza mücmel olarak işaret eden ayetlerden Taha Süresinin 130. ayetinde;

Yazının devamını oku »

Aynı Hizada Durabilmek !

“Vallahi, biz savaş kızıştı mı Resulullah (sav)’a sığınırdık. Bizim cesurumuz Resulullah (sav)’a, aynı hizada durabilendi.”

Huneyn savaşının ardından söylenmiş bir cümle, bu cümle… Sahabeden Bera İbnu Azib söylüyor, Allah ondan razı olsun. (Müslim, Cihad 79, 1776)

Yazının devamını oku »

Önceki Yazılar »